Enerji

 

ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR VE UZAKTAN BEYİN KONTROLÜ

 

Elektro manyetik dalga dediğimiz enerji alanıdır. Sadece elektrik bulunan bölgelerin etrafında oluşur veya oluşturulur. Özet olarak bir elektro mıknatıs, elektro manyetik alan yaratır. İçinden bir elektrik akımı geçirilen bir tel, etrafına elektro manyetik alan yayar. Bu nedenle elektro manyetik yol ile uzaktan yayın yapılması diye bilimsel bir olgu yoktur. Uzaktan yapılan yayın ses dalgaları spektrumu içinde yapılabilinir. Biz bu spektrumun bir bölümünü ses olarak duyarız, bir bölümünü ise radyolarımız vasıtası ile duyulabilir seslere çeviririz bir bölümünü ise yine radyo benzeri özel cihazlar ile alıp verebiliriz. Bütün bunlar sadece fizik kanunları çerçevesinde oluşur veya oluşturulur.

Bu ana unsurlar içinde beyin faaliyetlerinin modüle edildiği dalga boyları ise yine bu dalda faaliyet gösteren bilimsel çalışmalar ile kısmen saptanmaktadır ki bu dalgalar ise düşük frekanslı ses dalgalarıdır. Yüksek frekanslı ses dalgaları beyin faaliyetlerimizi etkilememektedir. Yine fizik kanunlarına göre düşük ve yüksek frekanslı dalgalar sabit parametrelere göre yayılırlar.

Özet olarak uydu yayını frekansı olan 1 gigahertz seviyesindeki bir yayın herhangi bir bölgeye nokta hedeflendirilebilinir. Frekans düştükçe hedef sapması toleransı büyük ölçüde artar. Bu tür dalgaların dünyamızın şekli itibari ile çok ileri yerlere gönderilmesi sadece atmosfere çarptırılarak yapılabilinir ve bu şekilde bile nokta hedefe yönlendirilmesi teknik olarak mümkün değildir. Oysaki beynimiz 37 Hertz ve altındaki çok düşük frekanslı sinyaller ile uyarılabilmektedir. Uzaktan beyin kontrolü bu sebeple teknik olarak mümkün değildir. Ancak deney ortamlarında (küçük salon, deney odası vs.) bu gerçekleştirilebilinir. Bu şekilde yapılan

deneylerde ise insanlara hipnotik bilinç-altına yerleşen bir dizi fikir veya emrin bu frekansla modüle edilebilinmesi dalga boyunun özelliklerinden dolayı fizik kanunlarına göre mümkün değildir. Ancak bu tür özel bir frekansa tabi tutulan insanların bazı his veya duygularının öne çıkması veya bastırılması deneyleri yapılabilinmektedir.

Bu sebeple çok uzaklardan bazı insanları tek olarak hedef alarak onların beyinlerini kontrol altında tutmak veya onlara değişik işler

yapmalarına dair emirler göndermek fizik kanunlarına göre imkânsızdır. Ancak çok uzaklardan bir bölge içindeki insan gurubuna

yönelik fiziksel yorgunluk veya bilinçaltı bir hareket empoze edecek şekilde sinyaller gönderilebilinmesi teknik olarak mümkün

olabilir. Bununla beraber şimdiye dek hiç bir ciddi literatürde benzer denemeye rastlanılmamıştır. 60 MHZ den sonraki yüksek frekanslı dalgaları Amerika veya benzeri uzaklıktan yer istasyonları vasıtası ile göndermek teknik olarak imkansızdır. Alıcı ve vericinin mutlaka birbirini görmesi veya arada herhangi bir engel bulunmaması gerekir.Dünyamızın dümdüz olduğunu kabul etsek bile yuvarlak oluşu sebebi ile bu yayınlar kıtalar arası mesafedeki hedeflere ulaşamaz.Böyle bir amaç için kurulmuş anten sistemi en az 10 bin metre yükseklikte olacaktır !.Bu tür yüksek frekanslar ya birbirini görecek yakın mesafeden yada sadece uydu üzerinden gönderilebilinir.

Cep telefonları, uydu veya benzeri kaynaklardan seçilmiş insan hedeflere sinyal göndermek mümkündür. Bununla beraber bu tür

frekanslar yayılım ve dalga boyları sebebiyle yüksek frekanslı olduklarından, daha önceden o kişinin beynine herhangi bir türde

alıcının yerleştirilmiş olması mutlak gereklidir.

İnsan beyni içine haber verilmeden bir mikro alıcı veya implantın yerleştirilmesi çok zordur. Böyle bir alıcı beynin bazı mekanizmalarını uyararak harekete geçirebilir. Bu örneği bir TV uzaktan kumandasına benzetebiliriz. Bununla beraber böyle bir durumda hedef insana belirgin bir mantık silsilesi içinde bilinçli hareketler dizisi yaptırılması teknik olarak mümkün değildir. Ya koşabilir, ya durabilir, ya ağlar, ya güler veya benzeri aksiyonlardan bir tanesini yapar, birçok hareket için birçok mikro implant yerleştirmesi gerekir.

Bu mikro boyuttaki alıcılar her türlü x ışınlı röntgen, manyetik rezonanslı tarayıcı veya benzeri röntgen tipleri ile kolaylıkla

görülebilinir(eğer varsa).Benzer yabancı implantlara ait yazı sayfalarımızda daha önce yayınlanmıştı Burada anlatılmaya çalışılan

sebeplerden ötürü böyle bir implant şimdilik sadece yerleştirildiği kişiyi uzaktan veya uydudan veya başka bir yerden bulmaya yarar. Başka bir mantıksal faydası bulunmamaktadır.

Yukarda anlatmaya çalıştığımız teknik bilgiler dışındaki durumların hepsi birer kurgudan ibarettir. Askeri amaçlar ile kullanılan manyetik bombalar tamamıyla değişik sistemde çalışırlar. Bunlar ile uzaktan yakından hiç bir ilgisi bulunmamaktadır. Örneğin Amerika’dan Irak üzerine, Irak askerlerini savaşmama duygusuna itebilecek veya bedenlerinde yorgunluk hisleri, bulantı, kusma vs. gibi etkileri yaratabilecek sinyaller gönderilmesi teknik olarak mümkündür ancak 1-30 hertz frekansında Irak'a kadar ulaşabilecek bir yayının yapılabilinmesi için yaklaşık 100 adet ikiz kule büyüklüğünde anten tesisisiniz gerekliliği vardır. Hiç bir savaş gemisi veya Irak yakınındaki Amerikan üssünde benzer yayın yapabilecek devasa antenler bulunmamaktadır.

Bu anteni yani Ankara Radyo vericilerini görenler daha kolaya anlayacaklardır. Bu vericiler uzun dalga boylarında yayın yaparlar ve

dev bir alanı kaplarlar, siz bunlardan binlercesini bir arada düşünün. Uzaktan beyin kontrolü ile insanlara istemedikleri ve bir

mantık silsilesini takip eden sinyaller göndermek teknik olarak imkânsızdır. Bir diğer önemli konu ise, günümüzün bilim tarafından

incelenen konuların hemen hemen hiçbiri artık tek bir bilim dalı içine sığmamaktadır, kesinlikle ekip çalışması gerektirir. Oysaki

ülkemizde Televizyonlarda boy gösteren araştırma yaptığını iddia eden birçokbilimsel kimlikli araştırmacı maalesef bu yanılgıya

düşmektedirler.

Dışarıda gideceğimiz yolu bulabilmek için içimize gitmemiz gerekir. İşte yaşamın belki de en büyük paradoksu budur. Kendi gerçek benliğimizle buluştuğumuzda "küçük ben"in yani mikro alemin bitmek tükenmek bilmeyen arzularından, ihtiyaçlarından, yanılsamalarından kurtulabilir ve özgür kalırız.Kim olduğumuzu bulma yolculuğu ise atılabileceğimiz en büyük maceradır. Nasıl bir insan olmak istediğimizi bulmak ve istediğimiz yaşama sahip çıkabilmek üstlenebileceğimiz en kutsal görevdir aynı zamanda.

Sorun bunu nasıl gerçekleştireceğimizde. Bu içsel yolculuğu nasıl gerçekleştirebiliriz?Hepimiz bir çok şey denedik.Kütüphaneler dolusu yazılı kitap var bu konu hakkında. Türlü türlü sistem oluşturulmuş. Konuşmalar, seminerler, kurslar birbirini takip ediyor. İnsanlar meydanlara çıkmış bize nasıl daha mutlu, daha zengin, daha huzurlu olabileceğimiz hakkında coşkuyla bir şeyler anlatıyor. Bu dünyanın içine girmek insanı çoğu zaman yoruyor. Maddi-manevi tüketiyor ve bir de bakıyorsunuz ki başladığınız noktaya geri dönmüşsünüz.Son yapılan bilimsel araştırmalar insan beyninin içinde nörofiziksel bir birlik bilincine ulaşma dürtüsü olduğunu bulmuş. Evrimin itici gücü... Yani dinlerin birlik arayışı, toplumların biraraya gelerek birlikler oluşturmaları vb. Bunu gerçekleştirmenin en önemli başlangıç noktası, korkuyu yenmekten geçiyor. Bizler korkuyu yenmenin kolay yollarını tercih ediyoruz, alkol, uyuşturucu, seks, sürekli bir aktivite içinde olmak gibi binlerce yol bularak, alttaki akıntıyı yok sayarak üstte tutunmaya çalışıyoruz. İçinizde taşıdığınız, size ait olduğunu zannettiğiniz değerlerin güvenlik ortamından kendinizi bilinmeyene doğru korkmadan atabilmeniz gerekiyor. Küçük ben'in tüm direnç noktalarına kulak asmadan. Alttaki akıntıya rağmen ve hatta alttaki akıntıyı kendi hayrınıza kullanmanın yollarını bularak.

BU YOLLARDAN BİRİ

MEDİTASYON VE BEYİN DALGALARI TEKNOLOJİSİNİN KESİŞTİĞİ NOKTA

Evrenin yaratılışını mistik felsefe, tek bir enerjiden yola çıkarak anlatır.

Tıpkı bugün kuantum fizikçilerin anlattığı şekilde. Mistiklere göre yaratım

anında bu tek enerji kendini kutuplaştırmış ve aşikar dualitelere ve zıtlık

görünümlerine bürünmüş; iyi ve kötü, dişi ve erkek, yukarı ve aşağı, burada ve

orda. Aşikar duaite ve zıtlık görünümlerine diyoruz çünkü, her bir zıtlık

birbirinden tamamen aynı görünse daha varlığı açısından diğerine muhtaç. Tıpkı

bir paranın iki yüzü gibi. "Sıcak" olmadan "soğuk" nasıl

olabilirdi. Ya da "kötü" olmasaydı "iyi" nasıl var olurdu.

Doğunun mistik felsefelerine göre evreni tezahür ettiren zihnimizin içindeki bu

zıtlık çiftlerinin arasındaki gerilimdir.İlginçtir ki bu zıtlıkların arasındaki

gerilim insan beyninin yapısında da kendini göstermektedir. Sağ ve sol

yarıkürelere bölünmüş olan beyin de bunu yapısal olarak görmek mümkün. Beyin

lateralizasyonu olarak adlandırılan bu hali aslında hepimiz biliyoruz. Sol yarı

küresi bedenin sağ tarafını idare ederken, sağ yarısı da bedenimizi sol

tarafını idare etmektedir. Beyindeki filtreleme ve tercüme sistemi bu şekilde

ikiyi bölünmüş olduğu için biz şeyleri ayrı ve karşıtlık içinde

algılıyoruz.Sayfanın üstündeki yazıları görüyoruz ama sayfayı görmüyoruz.

Sokakta giderken insanları, binaları, arabaları görüyoruz ama onların

varoluşuna imkan veren mekanı-uzayı görmüyoruz. Görünen ve görünmeyen, bilinen

ve bilinmeyen arasında bir karar veriyor zihin, tıpkı bilgisayar gibi. Açık ve

kapalı devreler arasında. Üstelik birisinin kazanmasını istiyoruz hep. İyi

kötüye, zenginlik fakirliğe üstün gelsin. Hep ışık olsun, karanlık kaybetsin

istiyoruz. Mümkün mü ? İmkansız. Kötü kalksaydı, iyiyi nerden bilecektik?

Karanlık olmasaydı ışığı nasıl bilecektik? Beynin bu yapısı bizim

deneyimlerimizi biz ve dünyanın geri kalanı olarak algılamamıza yol açıyor.

Çocukluk programlanmalarımız ve eğitim sistemleri de bizi acıdan kaçmaya ve

zevke yönelmeye, kötüden sakınmaya-iyiyi yapmaya itiyor. Beynin iki yarısı

arasındaki ilişki ne kadar kopuksa biz o kadar ayrılık fikri büyütüyoruz.

Korkularımız, stresimiz, endişelerimiz ve yalnızlık duygumuz büyüyor öyleki

fonksiyonlarımızı kaybedebiliyor, "bağımlılıklar" yaratabiliyoruz.Geleneksel

meditasyon beyni bir şekilde bir noktaya odaklayarak bu bölünmüşlüğü azaltmaya

çalışıyor. Dualar, mantralar, nefesin takip edilmesi, bir mum alevine sürekli

bakılması ve benzer tekniklerin müşterek amacı beynin iki yarısını dengede

tutabilmektir. Bunu sürekli yaptığınız zaman gelen içsel barış, mutluluk ve

huzur duygusu ise evrenin geri kalanı ile bir bağlantı kurabilmiş olmanızdan

kaynaklanıyor. Ne kadar odaklanabilirseniz, o kadar iki yarı senkronize oluyor

ve dolayısıyla siz evrenle bağlantınızı hissederek derin meditatif hallere

geçebiliyorsunuz.1975 yılında Herbert Benson, Doçent Dr. Harvard Universitesi,

Gevşeme üzerine bir araştırma yapıyor. Ve deneklerini yirmi dakika gözleri

kapalı bir şekilde oturarak, "bir" gibi tek bir kelimeyi sürekli

tekrarlama şeklinde odaklandırdığında, tıpkı geleneksel meditasyon yapanlardaki

gibi bedensel verilere ulaşıyor.. Kan basıncının düşmesi, kronik ağrıların

azalması, unutkanlığın geçmesi gibi. Bensonun araştırması beynin bir konu

üzerine odaklanması neticesinde meditatif sonuçlara ulaşıldığını göstermesi

açısından çok önemlidir.Oadaklanma halindeki beyin gündelik uyanık bilinç

halinde kullandığı beta beyin dalgalarından, daha gevşemiş haldeki alfa beyin

dalgalarına geçiyor. Yıllar süren meditasyonlardan sonra meditatör daha derin

beyin dalga alanlarına ( teta) girerek daha rahatlıyor ve bu alanda kısa

gezintiler yapabiliyor. Bu alanlara girildiğinde gevşeyen varlığın beyninin iki

yarısı arasında haberleşme başlıyor. Başlangıçta kısa süren bu deneyim halleri

giderek uzayabiliyor. Beyni dengelendikçe strese bağışıklı hale geliniyor.

Bundan yola çıkarak diyebiliriz ki, beyin dengelendikçe, dış dünyadan giderek

bize gelen şeyleri kaldırabilme ivmemizde yükselmekte ve biz strese yola açan

olaylara karşı bağışıklık kazanmaktayız. Ancak meditasyon veya odaklanma

yoluyla elde edebildiğimiz bu sonuçlara ulaşmak çok uzun bir süre alıyor.

Meditasyon dış dünyayı algıladığımız filtreleri değiştiriyor. Beyinde

senkronizasyon arttıkça dünyaya geldiğimizde başlamış olan tüm bölünmüş

kategoriler birliğe doğru hareket ediyor. Dualiteler daha az bölücü oluyor.

Şeyler arasındaki birlik ve ilişki daha netleşiyor ve onları ayrı ayrı

algılamak yerine birliklerini görebiliyoruz. Kendilerini meditasyona adamış

kişilerin yaşamın iniş ve çıkışlarına tepkileri neredeyse yoktur. Korkusuz ve

yargısızdırlar. Başkalarını manipule etmeye kalkmazlar, otomatik negatif

tepkileri yoktur. Kısaca ayrılığa dayalı zihinsel programların

sınırlamalarından kurtulmuşlardır.

NEDİR BU BEYİN DALGALARI

1970 YILINDA Hintli bir yogi olan Swami Rama, Emler Gren isimli doktor

tarafından laboratuar ortamına alınarak, beyin dalgaları incelendi. Dış

koşullardan oluşan içsel tepkilerin nasıl istem içine alınarak kontrol

edilebileceğini görüldü. Bunu transandaltal(taşkın) meditasyonla ilgili yapılan

nice araştırma takip etti. Zaman içinde araştırmalar beynin kademeli olarak

daha uzayan ve yavaşlayan beyin dalgalarını buldular. Ve onlara yunan

alfabesini kullanarak bazı isimler verdiler.

BETA

En hızlı 13-100+Hertz (Hz, devir/sn). Normal uyanık bilinç hali. Genellikle

dört beyin dalgası kategorisinin kombinasyonu içinde çalışır beyin. Çoğu insan

için, beta dalgaları diğerlerinden daha baskındır. Son çalışmalar bize yüksek

(30 Hz ve daha üstündeki beta dalgalarının) bizde endişe, stres ve rahatsızlık

zamanlarında ortaya çıktığını göstermektedir. Beyin yüksek dozdaki beta

dalgalarında çalıştığı zaman davranış bozuklukları, bağımlılıklar, sinir

nevroz, ayrılık duyguları yaşanır. Nörologlarca "kaç ya da döğüş" adını

verdikleri tepkisel davranışlar bu düzeyde oluşur.

ALFA

8-12.9 Hz arasında kalan daha yavaş bir dalga kalıbıdır. Gözlerinizi kapatarak

dinlenme moduna geçtiğiniz anda devreye girer. Alfa beyin dalgaları iç gözlemle

ilgilidir. Alfa durumunda iken beyin rahatlatıcı kimyasallar salgılar. Yüksek

ucunda iken süper öğrenme dediğimiz hali yaratır.Bir kitaba derin bir şekilde

daldığınızda beyniniz alfa dalgaları üretiyordur. Uyku öncesi ya da uyanma

başlangıcında düşük düzeyde alfa dalgaları üretir. Derin alfa düzeyi, düşük

seviyeleri, iç huzuru ve hoşnutluk, dinginlik getirir. Aynı şekilde hipnoz da.

Geleneksel meditasyonun en temel beyin dalgasıdır. Beta kaç ve döğüş modelini

yaratırken alfa gevşeme modelini yaratır. Dış dünyadaki tehlikeler yerine içe

döner, gevşemeyi ve rahatlamayı öğrenir. Kendini yeniler.

TETA

Bu kalıp 4-7.9 Hz arasında daha yavaş bir dalga kalıbıdır. REM uyku düzeyindeki

kırpışan göz kapağı modunda oluşur.Uykuya geçiş hali diyebileceğimiz bu dalga

düzeyi yaratıcılık, hazfa, şifa, geçmişteki bilgi parçacıklarını birleştirerek

aha dediğimiz deneyimleri yaşatan hal ile ilgilidir. Genel olarak derin

meditasyon deneyimi yaşayanlar dahi çok kısa anlarda bu dalganın getirdiği hali

deneyimlerler. Zen rahipleri üzerinde yapılan araştırmalar meditasyon sırasında

ani yükselen teta dalgaları göstermiştir. Psikologlar teta halinin şuuraltına

giriş kapısı olduğunu söylemektedirler.

DELTA

En düşük kalıptır. 0.1 ila 3.9 Hz arası. Düşsüz uyku halidir.Parapsikog ve

psikolog Carl Junga göre tüm insanlar tarafından paylaşılan kolektif şuur alanı

ile temas kurduğumuz haldir. Büyük bir birlik ve teklik deneyimlenir Aynı

zamanda bu hal içinde az biraz beta, alfa veya teta kalıpları da varsa uyanık

olmanız da mümkündür.İnsanlar her zaman sürekli olarak belli dozda delta

dalgalırını taşımaktadırlar. Ama meditatörler yoğun bir delta haline girmezler,

uyumadıkları sürece, uyudukları zaman da zaten meditasyon değildir o artık.

Beynin delta dalgaları yayması halinde en büyük gelişme yer alıyor. Bunun

geleneksel meditasyon ile yapılması çok uzun yıllar neticesinde elde

edilebiliyor ve çok kısa an dilimleri içinde. Teknolojik yardımlar alarak bunu

kısa sürede gerçekleştirebilmek ise mümkün

Uyku süreci içinde girdiğimiz alfa ve teta beyin dalgaları yayılmaya

başladığında zihnimizin şuuraltı dediğimiz bölgesindeki veriler taranmaya

başlanır. Yeniden düzenlenir ve işleme tabi tutulur. Biz buna rüya diyoruz.

Zihnin şuursuz bölgelerinin farkına varırız. Yani otomatik olarak çalışan, dış

dünyada istediğimiz neticeleri almamıza yardımcı olmayan, eski ve uygunsuz

duygularla ilgili zihinsel programlara gireriz. Teta durumunda bunları ele

alarak işe yarar kaynaklar haline çevirebiliriz.Delta halinde ise girdiğimiz

bölge, insan olmakla murat edilen ilk ve temel programların depolandığı yere

gireriz. Deltanın düşsüz uyku hali olduğunu söylemiştik. Bu hale gene

teknolojinin yardımı ile, üstelik tamamen uyanık olarak girmek mümkün.

Deneyimlerimden biliyorum ki bilinçaltının en derin düzeyine depolanmış

bilgilere anda ve uyanık ulaşabilmem mümkün oldu. Aslında meditatif halde iken

yapılan değişikliklerin farkında olmamız da gerekmiyor. Yaşam içinde

entelektüel anlayışa ulaşabiliyoruz.

1950 yılında, New York Mt. Sinai TıpMerkezinde çalışan Dr. Gerald Oster

meditasyon ve beyin dalgaları üzerine araştırmalarabaşladı.

Elde ettiği neticeleri Ekim 1973 te Scientific Americanda yayınladı.

Buna göre, ses dalgaları beyin dalgaları üzerinde etkiliydi. Ses dalgaları

kullanılarak, beynin istenilen dalgayı yaratması, meditasyon sırasında

ulaşılabilen derin deneyimleri yakalaması mümkündü.Dr.Oster, tek bir ritm

yaratacak ama çok az farklı iki frekans kullanıyor ve bunları ayrı kulaklardan

aynı anda dinletiyordu. Bu sesler beynin olivary nucleus (zeytin çekirdeği)

denilen bölgesinde bu tonların çözünürlüğü neticesinde tek ve tutarlı bir dalga

haline geliyordu. Tabi ki hemen bir sanayi gelişti bunun etrafında. Sizi belli

bir şekilde seslerle uyulmayıp, değişik ruh halleri içine alabiliyorlardı.

Bunda eksik bir şeyler olduğunu düşünenlerde vardı.Bundan yirmi yıl kadar önce

araştırmacı C. Maxwell Cade beyin dalgalarının hareketlerini gösteren EEG ler

üzerinde çalışmaya başladı. Yüksek şuur hallerine rahatça geçebilen yüzlerce

kişi ile birlikte çalıştı. Onların beyin dalgalarını inceledi. Benzerliklerini

saptadı. Bu insanların beyin dalgaları ile diğer insanların beyin dalgaları

arasındaki farklılıkları tespit etti. Bu insanlar beta dalgasından alfaya

geçiyorlar, sonra alfa azalıyor deltaya geçiyorlardı. Biraz çalışmakla beta,

alfa, delta kayboluyor ve teta haline geçebiliyorlardı. Bunu yapabilen

insanların EEG leri ile Zen rahiplerinin EEG leri birbirilerinkine benziyordu.

Araştırmalarına devam eden Cade, doruk deneyimleri yaşayan insanların bunların

ötesinde bir başka hale geçtiklerini fark etti. Doruğa çıktıklarında beyinleri

büyük miktarda alfa ve teta dalgaları yayıyor aynı zamanda da beta ve delta

aktivitesini de güçlü bir şekilde taşıyorlardı.Bu her tür dalganın yoğun

şekilde varlıklarını sürdürdükleri hale Cade, uyanmış zihin adını verdi. Doruk

deneyimleri yaşayan bireylerin okurken, matematik hesaplar yaparken, ya da

herhangi bir konuşma sırasında da bu dalgaları aynı yoğunlukta taşıdıklarını

buldu. Bu bireyler, alfa dalgalarının gevşemişliğini, teta dalgalarının

yaratıcı, belleyici halini, delta dalgalarının şifa verici, insanı topraklayan

enerjisini aynı anda taşırken bir yandan da beta dalgalarının dış dünyaya

yönelik konsantrasyon ve dış uyumu da bir arada yaşıyabiliyorlardı.Burada

işleyen bir başka sistem vardı. Belli bir beyin dalgasına geçmekle beyin taşıyabileceğinin

üstünde bir yük taşımaya zorlanıyordu. Zihinsel ve duygusal taşıma eşiklerinin

üstüne çıkmaya zorlanan beyin yeni dalganın haline uyumlanıyordu. Beyin tıpkı

bir koşucunun yavaş yavaş ısınması gibi halden hale geçerken onlara uygun

yapısal değişiklikleri de kendi içinde yapıyordu. Başa çıkamıyacağı uyarılara

karşı kendini geliştirerek ve yeniden organize ederek onları kaldırabilecek

yeni bir yapıya ulaşabiliyordu...

Beynin alfa,beta,teta ve delta dalga boyları bilindikten sonra Gama

dalgalarının varlığıda insan beyninin 5.boyut adını verdiğimiz,bioenerjide

3.göz,parapsikolojide telepati ve duyugörü açılımları içerisinde yerini

aldı.Gama ışınları röntgen gibi x ışınları saçan ve duvarı bile geçen ışınlar

olduğu biliniyor artık.Metafizik uzmanı Gökhan Hani'nin Her yönüyle Nazar

Tahlili adlı kitabını okuduğumuzda Gama ışınlarının bazı insanlarda gözdeki

fotoreseptörlerin ışımasında yardımcı olan pigmentler yani renkli kök

hücrelerin sürat ve hız ışımasına bağlı olarak ortaya çıkıyor.Gama ışınlarının

beynin sağ ve sol lobda olmadığı,beynin mezen sefelon(orta beyin) veya

hipotalamus kısmından parapsikolojik yeteneğe sahip olan insanların ön

beyninden çıkarak, gözden akış yaptığı konusudur. Beyin yapı kimyasının sadece

gama ışınları boyutunda yansıma yapıldığında bilinçaltından verilen

komutların,bilinçüstüne çıkabileceğini söyleyen Metafizik uzmanı Gökhan

Hani, eski tibetlilerin yaptığı gibi telepatik iletişimlerde,karşı tarafa

gönderilen gama ışınları insanları intihara kadar sürükleyeceği gücünden bahseder.

Türkiyede Aselsan gibi büyük bir kuruluşta iki türk mühendisin hiçbir sorun ve problem

olmadan intihar etmelerindeki sebebin, Beynin 5.boyut adını verdiği ve ön

beyinden çıkan gama ışınlarının negatif versiyonun yansımasıdır.Klasik tıb veya

bilimin açıkladığı beynin 4 ışıma şeklinin herkes tarafından bilinen

kısmıdır.Fakat beynin 5.ci boyut kısmı parapsikolojik açılıma girdiği

için,kendi hesabına gelmeyen gama ışınlarına uğramaktan hatta araştırmaktan

bile kaçınırlar. Bilimi tekeline alan zihniyetler,dünyada milyarlarca katrilyon

para akışından pay alan kişilerdir.Realist açılımda ise gama ışınları bazı geri

zihinlilerin inkar ettiği NAZAR gerçekliğini bile inkar ederler. İnternetten

Amarikan silahlı kuvvetleri olan pentagonun googleden resimler bölümünden dıştan

baktığınızda 5 gen bir yapı prizması olduğunu göreceksiniz.Bu 5 gen prizma

dünyayı kontrol eden süper beyin gücünün temsili olarak Alfa,beta,Teta,Delta ve

Gama,dır.